Eskişehir'den döndüm geçen hafta, yaklaşık 3 gün süren minik bir geziydi, eğlenceliydi diyebilirim aslında. Tüm yazıyı okumama ihtimalinize karşın şuraya minik bi özet geçmek istiyorum, sonucu baştan vermek iyidir.
"Eskişehir'i çok beğendim, şu kalabak denen lanet su dışında!"
Adamı fena şişiriyor yahu, içtiğime pişman oldum desem yeridir. Siz siz olun emin olun öyle için.
Havası da öyle fazla nemli olmadığından rahat bir nefes alabileceğiniz bir şehir, Eskişehir.
Onun dışında gayet güzel izlenimlerim var aslında. Trenden indiğimde garda resim çizen üniversite öğrencileri vardı, büyük ihtimal ödevvari bir olayın sorumluluğundaydılar, topluca. Onları izledim biraz, ki zaten tatil olduğu halde gene de nüfusun çoğunu üniversite öğrencileri oluşturuyordu diyebilirim.
Pek kalabalık değil, bu muhteşem bir şey, insanlardan boğulmuyorsunuz.
İlk gün, akşamdan direkten dışarıya "aktık" sayın Nayhıl K. ile birlikte. Aslında herhangi bi yere şehir içinde yürüyerek ulaşmak o kadar da uzun sürmüyor, bunu fark ettim. Ama biz tramvayı kullandık tabi, Çarşı denen bir durakta indik, aktarmaların yapıldığı durakmış da öyle bir şey.
Ha bu arada tramvay hakkında minik bir not, duraklar öyle bi hazırlanmış ki tramvay geldiğinde tam bıraktıkları boşlukta duruyor ve bi düğmeyle kapıyı kendiniz açıyorsunuz. Öyle hadi bastım "Duracak" yazısı çıktı falan yok, durakta duruyor siz düğmeye basıp kapıyı açıyorsunuz.
Çarşı'dan sonra nereye gitmek istediğim soruldu bana direk olarak, ben de eline yeni şekeri verilmiş bi çocuk gibi cevap verdim "LUNAPARK!" evet bunu neden yaptım bilmiyorum, ama isteğim yerine geldi.
Oraya gitmeden önce Doktorlar Caddesi denen bi caddeden geçtik. Bir nevi mini İstiklal Caddesi dediler bana, cidden de öyleymiş. Sadeece İstiklal'de daha fazla eski bina vb. şeyler var ve x10 daha kalabalık. Ve tabii gene %90 üniversite öğrencileri... Yaz okuluna kalmış üzülmem gereken kişiler de olabilirler.
Lunapark da eğlenceliydi aslında (ehe)
Yolda yürürken gördüğüm bir iki internet kafevari yerde Guitar Hero sembolü logosu bir şeysi gördüm, içeriye bir sordum saati kaç lira şeklinde, aldığım cevap şaşırtıcıydı. 5 TL! Saati 5 TL Guitar Hero şeklinde bir şey duymak, sanırım beni çok mutlu etmişti.
İkinci gün gittiğimiz yer Sazova'ydı, ya da öyle bir şey. Güzel bi tesis olmuş bence, içinde yapılmakta olan şato gibi bir yer vardı, daha sonradan fark ettim ki aslında çoğunluğu İstanbul'dan olmak üzere Türkiye'deki kuleleri birleştiriyorlarmış. Galata Kulesi, Kız Kulesi..

(Evet böyle ben yaptırıyormuşum pozu, bence hoş.)
Ayrıca o Sazova Tesisleri'ne, yapay bi göl yapmışlar, yanında minik Nasrettin Hoca heykelleri, bir tanesi göye mala çalıyor.. Deniz bisikletleri içinde, çeşitli ördek gibi hayvanatlar da mevcut.
Şöyle kocaman bir gemi de vardı karaya oturan, 0,50 TL (evet aynen öyle) gibi bi ücretle içine girip fotoğraf falan çektirme durumları oluyordu, Karayip Korsanları'ndan fırlamış maşallah.
Ama orada en çok hoşuma giden iş makineleri tadında olan bir nevi park oyuncakları diyebileceğim mekanizmalardı. Kum taşı su taşı bilmem ne yap onu yap bunu yap, ama güzel bi makineleştirme, basit makineler, evet doğru kelime bu olmalı.
Normal çocuk parkları, böyle Şirinler'in evleri gibi evler, dinazor kaydıraklar, dinazorun ağzından gözünden çıkmalı kaydıraklar, enteresan salıncaklar da bolluktaydı. Giden eğlenir.
Amfi tiyatro vardı bir de kocaman, hatta şu an blog sitemde orta boylarda yoga(!) yapmaya çalışırken güneş gözlüğüyle bi fotoğrafım var, işte oradan minik bir kesit.
Konserler ve bazı tiyatro oyunlarının arada oynatıldığı, şirin bir amfi tiyatroydu.
Ayrıca bir de minik bir tren vardı, her yaştan kişiye uygun şekilde, bütün Sazova tesisini baştan sona etraftan etraftan gezdirten. Yavaş olduğu için benim için sıkıldı biraz ama gene de çok başarılı. (bkz. güzel şeylere kusur bulmak)
E sonra biraz acıktık dedik ne yapsak, orada Balabanlı (Balaban da olabilir?) Restoran vardı, şahsen köftesini yedim çok da lezzetliydi tavsiye ederim.
Oradan dönüşte, sayın Nayhıl K. ile yaptığımız ilk iş Guitar Hero'ya resmen atlamaktı.
4 saat boyunca oynadık, oynadık, oynadık ve oynadık. Görmemişler gibi Guitar Hero oynamak, ah evet. Ama bi saniye, önce bi bowling faslı yaptık. Tam bir rezaletiz.Toplam puanım 62ydi, eskiden en azından 100lü rakamları bulurdum, hey gidi günler. Hayat msn bowlingi kadar kolay değilmiş demek ki.
İkinci gün akşamı da Insidious izleyip astralden psikolojikman soğuduk, gecenin 3ü ya da 4ünde öyle filmler izlersek böyle olur tabii.
Üçüncü gün o kadar da atraksiyonlu değildi, en azından ben ve Nayhıl K için, günümüzü Guitar Hero'da yedik. Kaç saat oynadık hatırlayamıyorum bile, sabah gittik, akşam eve geldik. Hamama giden sevgili "büyüklerimiz*" hamamdan gayet eğlendiklerini söylediler.
*45+..
Kaldığımız yerdeki sıcak ilgi de hoştu, Nayhıl K'nın anneannesini seviyoruz! (Evet birazcık da klasik gezi yazısına benzesin, değil mi ama?)
Ve dördüncü gün yani dönüş günü, 12:45'teki Başkent Ekspresi'ne yetişene kadar ölüyorduk sanırım, 12.30'da evden çıkmak akıl karı değilmiş meğer, kim bilebilirdi taksilerin bu kadar seyrek olacağını? Her yeri İstanbul'la karıştırmamak gerek.
TCDD iyidir güzeldir, WiFi'lıdır, uyku için idealdir, tıkınmak için de diyerek yazıyı sonunda bitiyorum.
Ve benim trende uyuyabilmek için sabahlayarak uykusuz kalmam yolculuğun büyük bi kısmında uyumam geri kalan kısmında da Gantz okumam güzeldi.
Es-Es dizisinin çekildiği yerleri görmek de hoştu.
Tek pişmanlığım, Donas denen olaydan yememiş olmamdır. Bakırköy'de şubesi varmış da kapanmış diye duydum daha da üzüldüm. Ayrıca şu Dr.Beyaz'ın güzel dondurmasından da yiyebilmek isterdim. Aah aah başka bahara.